Ölüm Cezasının Türkiye Cumhuriyeti Serüveni

Malik ARSLANOĞLU

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

 

Giriş

Yazımızda Türkiye Cumhuriyet’indeki ölüm cezasının kronolojik olarak gidişatını inceleyip, Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası Antlaşmalara da bakarak ölüm cezasının Türkiye serüvenini konuşacağız.

Ölüm Cezasının İlk Uygulanışı; İstiklal Mahkemeleri

23 Nisan TBMM’nin Ankara’da toplanması ve milli mücadele sürecinin başlamasıyla birlikte Anadolu’nun çeşitli yerlerinde iç ayaklanmalar çıkmış ve giderek artmaya başlamışlardır. Bu iç ayaklanmalara karşılık 29 Nisan 1920’de “Hıyanet-i Vataniye” kanunu çıkarılmıştır. 14 Maddeden oluşan bu kanun ile TBMM’ye karşı yapılan her ayaklanma ve kışkırtıcılığın vatana ihanet olacağı ve cezasının idam olacağı düzenlenmiştir.  Ayrıca yine bu kanunla birlikte Anadolu’da yeni bir devlet kurulduğu ve Osmanlı’dan bağımsız bir meclis olduğu düşüncesi mebuslar arasında yayılmış olup bu nedenle de kanunun çıkarılması büyük ihtilaflarla gerçekleşmiştir.

Anılan kanunda yapılan düzenlemeye göre ölüm cezasının verilebilmesi için sanıkların 24 saat içinde mahkemeye sevk edilmesi, sevkin akabinde 20 gün içinde ise yargılamalar sonuçlandırılarak TBMM tarafından da onaylanması aranmaktaydı . Yine bu düzenlemede yargılamaların ise Bidayet Mahkemeleri (Tanzimat’tan sonra kurulan Nizamiye Mahkemeleri içinde, asliye mahkemeleri gibi çalışan birinci derece mahkemeler) veya Harp Divanları tarafından olay yerinde yapılacağı düzenlenmişti.

Nitekim ölüm cezalarının TBMM tarafından onaylanmasının işlemleri çok yavaşlatması nedeniyle TBMM onayına gerek kalmaksızın askeri veya sivil olarak ayırt edilmeksizin herkese ilişkin ölüm cezasını verebilecek 7 mebustan oluşan bir mahkemenin oluşturulmasına yönelik bir teklif verildi. Bu teklifin adı “Telkin ve Tedhiş Kanunu”  olup sert tartışmalara yol açan bu teklif meclis tarafından onaylanmamıştır.

Olağanüstü yetkili mahkeme çalışmaları Telkin ve Tedhiş Kanun teklifinin reddedilmesine rağmen durmamış, Yeniden harekete geçen mebuslar tarafından “Firar Ceraimini İrtikap Edenler Hakkında Kanun” ismiyle yeni bir teklif daha verilmişti. Telkin ve Tedhiş Kanunu teklifinden farklı olarak bu teklif bazı değişiklerle 11 Eylül 1920’de “Firariler Hakkında Kanun” ismiyle mecliste kabul edildi. Bu kanunla birlikte TBMM’den seçilecek 3 üyeyle birlikte İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması ve bu mahkemelerce verilecek kararların kesin olacağı düzenlenmiştir. Anılan kanun ile görevlendirilip yetkilendirilmesiyle birlikte birlikte İstiklal Mahkemeleri Türkiye’nin birçok yerinde kurularak ve ölüm cezasının uygulanması yürürlüğe girmiştir. Nitekim 1 Ağustos 1922’de çıkan “İstiklal Mehakimi Kanunu”yla birlikte Cumhuriyet öncesi İstiklal Mahkemelerinin görevine fiilen son verilmiştir.

Cumhuriyet’in ilanından 2 ay sonra Cumhuriyet Dönemi İstiklal mahkemeleri İstanbul, Ankara ve Şark İstiklal Mahkemeleri adı altında 3 bölgede kurulmuşlardır. Cumhuriyet Dönemi İstiklal Mahkemeleri’nin amacı ise Kurtuluş Savaşı Dönemi İstiklal Mahkemeleri’nden farklı olarak Cumhuriyet’e ve İnkılaplar’a karşı yargılama yapmaktı. Ancak bir süre sonra, 7 Mart 1927’de İstiklal Mahkemeleri’nin görevine fiilen tekrardan son verilmiştir. Her ne kadar hukuki olarak kaldırılmaları 4 Mayıs 1949’da olsa da fiilen kaldırıldıkları tarih olan 7 Mart 1927 tarihinden itibaren ölüm cezası hükmü vermemişlerdir. İstiklal Mahkemelerinin resmi rakamlar olmamakla birlikte 60.000 kişiyi yargıladığı 3000’e yakın kişi hakkında ölüm cezası verdiği iddia edilmektedir.

1 Mart 1926 Tarihli 765 Sayılı TCK Ve Ölüm Cezası

Tarihler 1 Mart 1926’yı gösterdiğinde TBMM’de Türkiye Cumhuriyet’inin ilk Türk Ceza Kanunu kabul edildi. 13 Mart 1926’da Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla yürürlüğe giren TCK kapsamında birçok suç için ölüm cezasını öngörülmüştü. Mahkemeler tarafından işbu kanun kapsamında hükmedilen ölüm cezaları ise Yargıtay tarafından da onaylandıktan sonra TBMM’nin onayına sunuluyordu. TBMM’nin de ölüm cezasını onaylaması durumunda hükmedilmiş olan ceza infaz ediliyordu.  

Ülkemizde, 1920-1984 tarihleri arasında 15’i kadın toplam 712 kişi idam edilmiş olup idam edilenler arasında Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan gibi siyasi isimler bulunduğu gibi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi isimler de yer almaktadır. Görüleceği üzere ölüm cezaları genel olarak askeri darbe dönemlerinde daha sık karşımıza çıkmaktadır.

1984 yılının son aylarına geldiğimizde ise Türkiye Cumhuriyet’indeki son ölüm cezası infaz edilmiş olup bu tarihten itibaren 2004 yılına kadar fiili olarak idam hükmü infaz edilmedi. Tarihler 15 Ocak 2003’ü gösterdiğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Protokolünü imzalayan Türkiye için yeni bir dönemin başladığı görülmektedir. Zira işbu protokolün imzalanması ile barış zamanları için idam cezası kaldırılmıştır.

Akabinde 2004 yılında da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 13. Protokolünü imzalayan Türkiye, ölüm cezasını her türlü koşul için kaldırmıştır. 7.5.2004 tarihli 5170 sayılı kanun ile Anayasa’dan  14.7.2004 tarihli 5218 sayılı kanunla da Türk Ceza Kanunu’ndan ölüm cezaları ile ilgili tüm maddeler çıkarılarak Türkiye Cumhuriyet’inde ölüm cezası tarihin tozlu sayfalarına kaldırılmıştır.

Ölüm Cezasının Dönüşü Mümkün Mü?

Güncel gelişmeler ve olayların akabinde sık sık karşımıza Türkiye’de de ölüm cezasının geri dönüşünün mümkün olup olmadığı veya geri getirilmesi gerekip gerekmediğine yönelik tartışmalar çıkmaktadır. Bu bağlamda öncelikle belirtelim ki, ölüm cezasının kaldırılıp tekrardan yürürlüğe sokulduğu 3 ülke bulunmakta olup bu ülkeler Arjantin, Brezilya ve Gambiya’dır. Hali hazırda ölüm cezası ise 56 ülkenin Anayasasında varlığını hala sürdürmektedir. Her ne kadar bu ülkelerin bazıları fiili olarak ölüm cezasını infaz etmese de Anayasalarında ölüm cezası bulunmaya devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar gereğince ölüm cezasını tekrardan Anayasasına ekleyebilmesi mümkün görünmemektedir.  Bu hususa ilişkin Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu şöyle bir açıklamada bulunmuştur;

İdam cezası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde 6 No’lu protokolle Avrupa’da kaldırıldı. Bu doğrultuda bizde de önce terör suçlarıyla sınırlandırıldı. Sonra da büsbütün kaldırıldı. Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler arasında, yani sözleşmeyi imzalayan ülkeler arasında idam cezası yok. Biz de o doğrultuda idam cezasını kaldırdık. Tekrar konulabilir mi? Sözleşmeyi ihlal etmiş oluruz. Bunun Avrupa Konseyi’nden çıkarılmaya kadar giden aşama aşama birçok yaptırımları var. Hele Avrupa Birliği’ne aday bir ülkede böyle bir uygulama büyük bir sıkıntı yaratır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, hukukta geriye yürümeme ilkesi gereği de ölüm cezası gelse dahi geçmiş suçlara uygulanması mümkün değildir. Anayasa’nın 38. Maddesinde bu durum şöyle belirtilmiştir “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.”

Bu durum Doç. Dr. Ümit Kocasakal tarafından şu şekilde belirtilmiştir;

Ceza hukukunun çok evrensel bir ilkesi var. Geriye yürümeme ilkesi. O idam cezasını getirseniz dahi geçmişe uygulayamazsınız. Bundan sonraki olaylarda uygulanabilir. Zaten idam, artık insanlığın geldiği bu noktada çok kabul edilebilir bir şey de değil.

Asıl önemlisi Anayasanın, 90. maddesinde de milletlerarası antlaşma hükümleriyle kanun hükümleri arasında bir uyuşmazlık söz konusu olduğunda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmiş olup bu nedenle de Anayasa’nın da ilgili maddesi gereğince ölüm cezasının geri gelebilmesi için ilgili anlaşmaların iptal edilmesi gerekmektedir. Prof. Dr. Mehmet Özcan bu kapsamda; “Öncelikle iç hukuk açısından Anayasa’nın 38’inci maddesinde 7.5.2004 tarihinde yapılan değişiklikle ‘ölüm cezası ve genel müsadere kaldırılmıştır’ hükmü getirilmiştir. Aynı tarihte 90. maddede yapılan değişiklikle ‘Usulüne uygun şekilde yürürlüğe girmiş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla, kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır’ düzenlemesi anayasamıza eklenmiştir. İdam cezası geri getirilecekse öncelikle bu iki düzenlemenin ortadan kaldırılması gerekir. “ şeklinde açıklamada bulunarak idam cezasının geri getirilmesi halinde karşılaşılacak hususları vurgulamıştır.

Nitekim ölüm cezasına karşı yapılan eleştirilerde en sık rastlanan husus, ölüm cezasına çarptırılıp cezası infaz edilen kişinin masum olduğunun ortaya çıkma ihtimalidir. Zira günümüzdeki teknolojik ilerlemelerle, yalan beyanların ortaya çıkmasıyla veya sonradan ortaya çıkabilecek yeni delillerle de hükümlünün aslında masum olduğu ortaya çıkabilmektedir. İşte tam olarak bu noktada ölüm cezasına çarptırılarak cezası infaz edilen biri için sonradan masumluğu kanıtlananması halinde adaletin geç de olsa tecelli etmesi mümkün olamayacaktır.

Bu korkunç ihtimal ne yazık ki geçmişte onlarca kez yaşanmış, masum oldukları haklarında verilen ölüm cezalarının infaz edilmesinin akabinde ispatlanan kişilerce bedel ödenmiştir. Örneğin, 1992 yılında idam edilen ve masumiyeti DNA testi sayesinde tam 12 yıl sonra kanıtlanan Johnny Garrett bu duruma verilebilecek en yerinde örnek olacaktır. Amerika’da geçen bu olayda Johnny Garrett bir rahibeye tecavüz edip öldürdüğü iddiasıyla mahkum olmuş ve 1992 yılında idam edilmiştir. 2004 yılında ise ilerleyen teknoloji sayesinde yapılan DNA testiyle masumluğu kanıtlanabilmiş ancak adaletin sağlanması için çok geç kalınmıştır. Zira hakkında verilen cezası infaz edilen Johnny Garrett için geri dönülebilecek bir yol kalmamıştır.

Hal böyle iken ölüm cezasının geri dönülemez bir ceza olması, suçsuzluğu sonradan kanıtlanan birinin haklarının iade edilemeyecek olması da ölüm cezasının modern dünyada uygulanmasını imkansızlaştırmaktadır.

Ayrıca ceza hukukuna baktığımızda ceza kanunu ilke ve amaçları olarak belirtilen, toplumsal düzeni sağlama, caydırıcılık ve topluma yeniden kazandırma gibi amaçlar hedeflenir. Ancak görüleceği üzere idam cezasında topluma yeniden kazandırma mümkün olmadığı gibi çoğu zaman da caydırıcı bir ceza olarak görülmemektedir. Kaldı ki yapılan araştırmalarda ölüm cezasıyla suç oranlarının azaltılamadığı kanıtlanmıştır.

Sonuç olarak ölüm cezasının getirilmesi her ne kadar pratikte zor gözükse de (uluslararası antlaşmalardan çekilme, Avrupa Konseyinden çıkma, Anayasa değişikliği vb.) imkansız değildir. Geriye yürümeme ilkesi gereği halihazırdaki suçlulara uygulanamayacak olsa da gelecekteki suçlar için getirilebilmesi mümkündür. Ancak ölüm cezasının caydırıcı olmaması olsun, topluma kazandırmayı imkansız kılması olsun tüm bu olumsuzluklara rağmen cezanın geri getirilmesi Türkiye’nin uluslararası platformda insan hakları bakımından büyük bir gerileme yaşamasına sebep olacaktır.

 

Kaynakça

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/kanuntbmmc001/kanuntbmmc00100002.pdf

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/kanuntbmmc001/kanuntbmmc00100021.pdf

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/kanuntbmmc001/kanuntbmmc00100249.pdf

https://www.tbmm.gov.tr/yayinlar/istiklal_mahkemesi/cilt1.pdf

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d08/c019/tbmm08019080.pdf

http://www.boyutpedia.com/1335/33744/istiklal-mahkemeleri